VEHBÎ’NİN KERRAKESİ VE AŞIRGANLAR

Yusuf Has Hâcib “Aklın süsü dil, dilin süsü sözdür. İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür.‎ İnsan sözünü dili ile söyler. Sözü iyi olursa saygınlık kazanır” der.(*) Hz. Ali Efendimiz de “İnsan, dilinin altında gizlidir” diyerek sözün önemini dile getirir.

Atalarımız “Söz var, iş bitirir; söz var, baş yitirir.” derken bize, sözün tartılarak söylenmesi gerektiğini tembihler. Yusuf Has Hâcib “Söz ağızda iken sahibinin esiridir; ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esiridir.” derken yine sözün ağızda iyice tartıldıktan sonra söylenmesini veciz olarak vurgular. Gelişigüzel söylenen sözlerin sahibini nasıl esir ettiğine şahit olmuyor muyuz?

18. yüzyıl dîvan şairlerinden olan Sünbülzâde Vehbî Efendi’yle ilgili meşhur bir hikâye anlatılır. Rivayet ederler ki bir gün padişah III. Selim, çok acele Sünbülzâde’yi saraya ister. Kendisini almaya gelenlerden saraya ne için çağrıldığını öğrenemeyen ve yazdıkları nedeniyle sürekli şikâyet edilen bir kişi olduğundan paniğe kapılan Vehbî Efendi, Padişahı bekletip hiddetlendirmemek için aceleyle giyinir. Huzura çıkıp etek öperken padişah gülmeye başlar ve kendisi de iyi bir şair olduğundan şu dizeyi irticalen söyleyiverir:

“Ne anlaşılmaz bir muamma Vehbî’nin kerrakesi.”

Üzerine göz atınca, aceleden hanımının feracesini giymiş olduğunu fark eden Vehbî Efendi ise şu kafiyeli cevabı verir:

“Aceleyle cübbe olmuş hanımın feracesi.”

Kerrake, eskiden kullanılan ince softan hafif ve dar bir üstlüğün adı olup “işin iç yüzü anlaşıldı” anlamına gelen “Vehbî’nin kerrakesi” deyiminde geçer. Ferace ise kadınların sokakta giydikleri, mantoya benzer, arkası bol, yakasız, çoğu kez eteklere kadar uzayan üst giysisidir.

Efendim, yazmak zor bir meslektir, belli bir birikim, meziyet ve çaba ister. Pek çoğumuz iyi birer dinleyici, iyi birer okur olabiliriz ama iş yazmaya gelince iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlanırız, zorlanmakla da kalmayıp pes ediverip kalemi kâğıdı bir tarafa bırakıveririz ya da bilgisayarın başından çabucak kalkıveririz. Dolayısıyla yazı yazmak her kişinin değil, er kişinin işidir.

Bir yazı kolay yazılmıyor. Onlarca eser, yazar ve şairden kazandığınız birikimleri kendi düşünce süzgecinizden geçirerek yazıyorsunuz. Belki saatlerce, günlerce, haftalarca belki de aylarca bir yazı için uğraşıyorsunuz. Yani bir yazı yılların kazandırmış olduğu birikimin bir mahsulü olarak uzun bir süreçten geçerek ortaya çıkıyor. Bu zorlu süreçten sonra yazdığınız yazıları bazı ekleme ve çıkarma yaparak ya da olduğu gibi alarak kendine mal eden yani çalan aşırganları görüp de kahrolmamak mümkün mü?

“Aşırgan” kelimesine gelince Prof. Dr. Saim Sakaoğlu’nun açıklamaları bize bu kelime ile ilgili detaylı bilgi vermektedir: “ ‘Aşırgan’ kelimesini ben türettim! ‘çalışkan’, ‘atılgan’, ‘kırılgan’ vb. olur da ‘aşırgan’ olmaz mı? Yine de Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’ünün 7. baskısına (1983) baktım, ‘acaba var mıydı?’ Yokmuş, ama onu hatırlatan ve argoda kullanılan karışık (!) bir kelime buldum: aşıramento. Anlamı ise şöyle: Çalma, aşırma anlamında kullanılan yakıştırma bir sözcük (s. 80). Kelimeyi Türkçe Sözlük’ün son basımı da (Ankara 2005) almış ve demiş ki: argo Çalma, aşırma (s. 137). Son bir açıklama: Türk Dil Kurumunun 12 ciltlik Derleme Sözlüğü de (c. I) böyle bir kelimeye yer vermemiş (Ankara 1968). Doğrusu bir de Argo Sözlüğü, vb. kitaplara bakmayı gerekli görmedik.” (**)

Şimdi gelelim Vehbî’nin kerrakesine…

2019 yılında bir güzel insan için vefa töreni düzenlenecekti. Vefakâr, kadirşinas insanların gayretleriyle düzenlenen bu vefa töreni bir armağan kitap ile de taçlandırılacağı için 2018’in sonlarına doğru kitabın editörlerinden olan kıymetli bir büyüğüm beni arayıp düzenlenecek olan vefa töreninden ve hazırlanması düşünülen armağan kitaptan bahsederek, benim de armağan kitap için yazı yazmamı istedi. Tabii bu teklif durup dururken yapılmamıştı. Çünkü yıllar önce o güzel insan için hacimli birkaç yazı kaleme almıştım. Belirtilen süre zarfında armağan kitap için bir yazı kaleme alıp gönderdim. 2019 yılı başlarında düzenlenen vefa törenine armağan kitap yetişti, törene katılanlara günün hatırası olarak takdim edildi. Daha sonra bize de birkaç tane armağan kitap gönderildi. Aylardır beklediğimiz kitap gelmişti sonunda. Armağan kitap için gönderdiğim yazı ile birlikte bir yazım daha armağan kitapta yer almış, editörlerin gözünden kaçmış olacak ki 25 Aralık 2009 tarihinde Kınık gazetesinde yayımlanan diğer yazım armağan kitapta yer almamıştı.

Armağan kitabı içindekiler bölümünden başlayarak okumaya başlamıştım. Derken ünvanı Prof. Dr. olan bir zatın yazısını okumaya başladım. İlk paragraftan ikinci paragrafa geçmiştim ki kelimeler ve cümleler bana hiç de yabancı gelmedi. Üçüncü, dördüncü, beşinci derken on birinci paragrafa kadar her satırı noktasından virgülüne benden bir parça olan bir yazı okudum. On ikinci paragraf ise tek cümleden oluşuyordu, Allah’tan o cümle tanıdık gelmedi. İsminin önünde Prof. Dr. ünvanı olan bir hoca, armağan kitap için hazırladığı on iki paragraflık yazının ilk ve son paragrafı hariç, diğer on paragrafı noktası virgülüne kadar 25 Aralık 2009 tarihinde Kınık gazetesinde yayımladığım yazıdan olduğu gibi kopyala yapıştır yaparak intihal yapmıştı yani aşırmıştı. Bahse konu yazıyı gazete arşivimden çıkarıp her satırını karşılaştırarak bu tespite vardığımda sevdiğim birkaç büyüğümle de bu hususu belgeleriyle paylaşmıştım. Aşırganlıkta mahir olan bu akademisyenin adını açık açık vermek istemeyişimin sebebi kendisi için armağan kitap hazırlanan kıymetli büyüğüme olan sonsuz saygımdandır. Çünkü o akademisyen kıymetli büyüğümün yakın akrabasıymış.

“Söz uçar, yazı kalır” diye boşuna dememişler. Rabbim isterse aşırgan akademisyenle yolunuzu aynı kitapta işte böyle kesiştiriverir. İster sıradan bir insan, isterseniz bir akademisyen olun bir ipin/urganın hesabını veremeyen hamalın hikâyesindeki hamalı hiç unutmayın. Hamal bir ipin hesabını sabaha kadar veremezken aşırdığınız 10 paragrafın hesabını nasıl vereceğinizi varın siz düşünün!..

(*) Yusuf Has Hâcib; Kutadgu Bilig, Çeviri: Yaşar Çağbayır, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2019, s. 116.

(**) Saim Sakaoğlu, “Yağmacılar ya da Aşırganlar”, Merhaba / Akademik Sayfalar, 8 (36), 17 Aralık 2008, 593-595; Saim Sakaoğlu, Karaca Oğlan Der Ki… (Eleştiri Yazıları), Kömen Yayınları, Konya 2012, s. 228.